27 Şubat 2012 Pazartesi

Doğum günüm..

Çocukluğumdan beri her yıl doğum günüm yaklaştıkça bende geri sayıma başlarım.. Mübarek 3 aylara girdik ;) Kutsal 1 aydayız gibi.. Etrafımdaki herkesede bunu hatırlatırım.. Doğum günüme şu kadar gün var ne yapacağınızı düşünün diye ;) Bu yüzden hayatım boyunca kimse bana süpriz doğum günü yapamadı.. ama bu yıl herşey tersine döndü ;) 4 tane süpriz doğum günü yaptılar ve her biri de birbirinden güzeldi.. Beklemediğim anlarda beni mutlu ettiler.. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.. ve beni doğumgünümde arayan msj atan ve yanımda bulunan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.. iyi ki varsınız.. hayat sizinle güzel..






25 Şubat 2012 Cumartesi

Güzel bi site... Bakmadan, okumadan geçmeyin..


iboydak


Günün birinde arkamda kaldı mı bir İz dİye düşündüğümde…




Merhaba, http://ilyasboydak.com  adresine bakmanızı mutlaka öneririm.. İçinde çok güzel yazılar, sözler var... Bazen unuttuğumuz şeyleri hatırlatacak nitelikte..
Hatta bi örneğini aşağıda sizinle paylaşıyorum..
Sevgiler
Kubra






Neyi bilmediğinizi biliyor musunuz?

Bu aralar çok hoşuma giden bir söylem var girişimciler arasında “know what you don’t know – neyi bilmediğini bil”. Bu söylemi iyi anlayan bir insan hem yapmaya çalışıpta başarılı olamadığı gereksiz uğraşlardan kurtulmuş olabilir, hem de bilmediğini iyi yapan birinden yardım alarak iş yaparken sorunları kolay çözebilir.
Özellikle iş hayatında başarılı olmuş bir çok patron bir zaman sonra neyi bilmediğini bilmemeye başladığı için doğruları görememeye kendi düşündüğünün hep doğru olduğunu düşünmeye başlıyor.
benden bilmediğim bir kaç iç rahatlatıcı itiraf:
dile karşı kabiliyetsizim ve dil öğrenmeyi başaramıyorum
fotoğrafçılık kabiliyetim vasatın üzerine çıkmıyor ne kadar denesemde, hem de bakmak çekmekten daha çok keyif veriyor
kendim bir şey oluşturamıyorum ancak bir yerlerden alıntıyı çevirebiliyorum (hibrit düşünürüm)

http://ilyasboydak.com/

20 Şubat 2012 Pazartesi

Schopenhauer'ın kirpileri

Alman filozof Schopenhauer, insan ilişkileri hakkındaki görüşlerini çok güzel bir metaforla, kirpilerin hikayesi ile anlatır .
Soğuk bir kış günü kirpiler ısınmak için bir araya toplanır.
Ama kısa bir süre sonra okları ile birbirlerini yaraladıklarını görüp ayrılmak zorunda kalırlar. Isınma ihtiyaçları onları tekrar bir araya gelmeye zorlar fakat okları ile canları yanan kirpiler yan yana duramaz, yeniden ayrılırlar. Ta ki dondurucu soğuktan dirençleri kırılana kadar.. Bu ayrılıp birleşme dansı, birbirlerine zarar vermeden yaklaşabilecekleri mesafeyi bulana kadar devam eder.

Biz insanlar da kirpilere benzeriz der Schopenhauer, sevgi ve yakınlık için birbirimize sokuluruz, fakat bu buluşma can yakar, hemen ardından mahremiyetimize döneriz. Ancak bu kez de soğuk gecede üşür, yalnız kalırız ve tekrar yakınlaşmak isteriz. Hayatın tek düzeliğinden kaçıp insanların arasına sığınmak için birleşme ve insanların dayanılmaz hatalarının verdiği acıdan kendimizi korumak için uzaklaşma ihtiyacı birbirini takip eder.
Kirpiler gibi, yara almadan bir arada kalmak için uygun olan mesafeyi ayarlamamızı önerir ünlü filozof.
Sadece kendi beden ısısını yani içsel gücünü koruyanların diğerleri ile arasındaki güvenli mesafeyi bulabileceğini ve zehirli oklarla yaralanmaktan kurtulabileceğini söyler.

Yalıtılmış bir yaşam sürmeyi değil ama kendi sıcaklığımızı yaratarak, kendi insanlığımızla, kendi varlığımızı onurlandırarak o kritik, sadece bize özel alanı doldurmamızı, sınırlarımızı korumamızı öğütler.
Bir kaçıp bir dönüşlerimizi normalleştiriyor Schopenhauer.
‘Ne senle ne de sensiz’ oluşlarımız, terkedilişlerimiz, yalnız kalışlarımız, uzlaşmazlıklarımız sanki yeni bir anlam kazanıyor .

Ve düşündürüyor..
Kimlerin oklarıyla canımız yanıyor? Oklarımızla kimleri yaralıyoruz ? Ne zaman fazla yakınlaşıyor, ne zaman uzaklara kaçıyoruz? Kendimizden, kişisel sınırlarımızdan nerelerde feragat ediyoruz? 


En önemlisi de..
İki iğne arası mesafeyi koruyabilmek için ne gerekiyor? 

(Radikal Gazetesi yazarı Tuğba Kıraç ın  19. 02. 2012 tarihli yazısıdır.)

26 Ocak 2012 Perşembe

Akıllı Kadının Hali Bi Başka..

Geçen gün dünyada en sevdiğim kişinin evinde bi ayrıntı gördüm ve sizinle paylaşmak istedim.. Aşağıda resimlerini gördüğünüz şey doğallık isteyenler için süper bişey..

Bu gördüğünüz resimdeki şeyler armut ve elma.. Kışın canınız kuru meyve çekiyorsa ve nerede ve hangi şartlarda kurutulduğu belli olmayan güya organik kuru meyvelerden almak istemiyorsanız kaloriferin üzerinde bu şekilde 1 günde yüzde yüz organik kurutulmuş elma ve armut vs. elde edebilirsiniz.. Hemde çok lezzetli... Tavsiye ederim..

25 Ocak 2012 Çarşamba

Masum bir çocuğun dilinden okul..

Okulum
Sen yokken canım sıkılıyor
Seni çok seviyorum
Okulum keşke benimle yanımda gelsen
Okul seni çok seviyorum
ve seni yaradan Allahı da seviyorum
Okulum
İyiki dünyada varsın
Sen olmasaydın bişey öğrenemezdik
Sen olmasaydın başka birileriyle tanışamazdık
İyi ki varsın Okulum
( yazan ilkokul 2. sınıf öğrencisi Ahmet Efe)


Yukardaki yazıyı okuyunca aldı beni bi gülme.. Düşünüyorum okul bizim içinde öyleydi.. ama zamanla içimizdeki o masumiyeti saflığı kaybettik.. Okul mu off yine mi diyoruz oysaki Ahmet Efe nin yaşında bizlerde öyleydik öğretmenlerimiz bizim canımızdı rol modelimizdi dünyada en sevdiğimiz kişiydi.. Ne oldu da yitirdik bu masumiyeti.. Bıktık sanırım  oku oku.. Ezber ezber.. Sınav sınav.. Stres sıkıntı.. Şimdi düşünüyorum ilk okul günlerimi, sıra arkadaşlarımı, tenefüsleri cidden çok güzel günlerdi.. ama o günlere yeniden dönmek istermisin deseler asla derim ;) 

Beklentiler..

Yaşamla ilişkili beklentilerimiz var. Kimi beklentileri yarına kimi beklentileri ise insanlara yüklüyoruz. Yarından iyi olmasını, bolluk, bereket, sevgi,sağlık içinde olmasını istiyoruz. İnsanlardan da bizi sevmelerini, tercih etmelerini, kabul etmelerini, taktir etmelerini, aralarına almalarını bekliyoruz. Ya da başka bir deyişle verdiklerimizin karşılığını almayı bekliyoruz. Alamadığımız zamanlarda Beklentilerimizi karşılayamamış oluyoruz. Veriyoruz ama alamıyoruz.
Verdiğimizde bir sorun olmadığını düşünüyor, kalpten veriyorsak sorun nerede olabilir? Yoksa kalpten verdiğimizi söylerken mi yanılıyoruz?
İlk vermeğe başladığımızda beklentilerimiz kendiliğinden oluşuyor. Verirken altına koyduğumuz her ne ise onun geri dönmesini bekliyoruz. Beklentilerin gizemli bir yanı var. Beklenti içinde olduğumuzu verirken anlamıyoruz. Gerçekten istediğimiz için verdiğimizi, altına başka bir duyguyu gizlemeden karşıya ilettiğimizi düşünüyoruz verirken. Ama geri gelmediğinde fark ediyoruz ki beklermişiz. Yüreğimizde sıkıntı  o zaman başlıyor ve karşı tarafı suçlamaya başlıyoruz. Suçladığımız özneler hep başkaları yaşam, sevgililer, dostlar, hayat şartları,ülke ekonomisi ve liste uzayıp gidiyor.
Bir tek kişiye bakmayı unutuyoruz genelde… Kendimiz… Verdiğimin altına hangi duyguyu koydum ki bana ektiğim tohum meyve olarak bu üzüntüyü verdi?
Ben hangi yönümü karşı taraf üzerinden tatmin etmeğe, doldurmağa çalıştım?
Beklenti, kendi içimde olmayan duygunun diğeri tarafından doldurulmasını istemektir.
Beklenti oluşturduğum durumlarda kendimde varolmayanı, tamamlamadıklarımı Başkalarının vermesini ve tamamlamasını istiyorum. Dostlarımı seviyorum.Onlar tarafından sevilmeyi de istiyorum. Fakat hiç beklemediğim bir anda en sevdiğim dostum bana en yapılmayacak olanı yapıyor. Halbuki o kadar da sevmiş ve verici davranmıştım. Karşılığında beklediğim de bu değildi. Bu davranışı hak etmediğimi düşünüyorum. Fakat kaçırdığım bir nokta var ki dostuma sevgimi verirken altına korkularımı, endişelerimi “fakında olmadan” yerleştirdim. Verirken daha fazla sevsin, sevdiğimin karşılığını alayım diye verdim. Ya da patronuma gülümsememi verirken beni fark etsin ve taktir etsin diye verdim. Ve bunu gülümseme gibi iyi bir davranış üzerinden yaptım.
Gerçekten iyi bir şey vermiş olsaydım karşılığında “beklemediğim” bir durumla karşılaşır mıydım?  Demek ki iyi olduğunu sandığımın içine,altına,üstüne bir yerine başka bir duygu yerleştiriyorum. Bu duygunun içimde eksik olmasından dolayı bunu karşı tarafın doldurmasını bekliyorum.  Ben gerçekten kendimi taktir etseydim acaba patronuma altında başka bir şey olan bir gülümseme yerine gerçekten içten bir gülümseme vermez miydim? Ya da dostlarıma  da aynı şekilde…
Özellikle emek verilerek yapıldığı sanılan ilişkiler içinde karşılaşılan beklentiler doyurulmadığı zaman küskünlüklere, kızgınlıklara ve ayrılıklara sebep olmaktadır. Aslında emeği harcayanın fark etmediği, harcadığını iddia ettiği emeğinin altına başka duyguları, korkuları da koymuş olduğudur. Yalnız kalmaktan korkan biri yalnız kalmamak için insanlara emek harcayacak sürekli insanları etrafında tutmaya çalışacaktır. Burada en çok sorulan soru “kimseye sevgimizi ifade etmeyeceğiz, hediyeler almayacağız, onlar için Bir şey yapmayacak mıyız “sorusudur. İnsanlara verileni bir süre sonra ya da yeri ve zamanı geldiğinde geri alamamaktan şikayet ediyorsanız zaten verirken sevgi ile değil beklenti ile vermişsinizdir.
Beklentisiz yaşamaktan kasıt kimse ile iletişimde olmamak ya da başımızı öne eğerek “beklemiyormuş” gibi yapmak değil. Beklentimizi oluşturan verdiklerimizin, altına başka duygu ve korkular koyup koymadığımızı fark ederek onlarsız vermektir. O taktirde zaten beklenti gelişmeyecektir. Beklentilerimiz, korkularımızın bize hazırladığı farkındalık istasyonları. O durakta durup da yaptığımızı fark edersek o zaman beklentiden de kurtulmuş, vermek istediğimizi altına sevgiden başka bir şey koymadan vermiş   oluyoruz.
Gelecekten Beklenti
Beklentilerim neler? İnsanlardan verdiklerimizin karşılığı olarak beklentilerimiz olduğu kadar önemli beklenti kaynaklarımızdan bir tanesi de gelecek… Gelecekten beklentiler bizi “şu anımızdan” alıkoyarak geleceğe bağlıyor ama şu anı kaçırınca geleceği bütünüyle kaçırmış oluyoruz. Şu anda yaşadığım korkular bedenlenerek geleceğimdeki olayları yaratıyor. Amaç ne?… Gene… Fark etmek. Merkezimizi şu andan çıkarıp geleceğe koyduğumuz zaman önüne bakmadan yürüyen adam gibi önümüzdeki taştan dolayı düşüyoruz.
Daha taş uzaktayken geldiğini görsek de önümüze bakmadığımız için önümüze geldiğinde bizi  düşürüyor gene de. Dolayısıyla gelecekten beklenti şu anımızı ve yaşantımızı kilitliyor.Yarattığımın farkında olmadığım korkularım, benim gelecek zaman birimin deki “anımın ” içinde yaratılmış olarak yer alıyor ve beni düşürüyor. Gelecekten beklentiyi nasıl kaldırabilirim? Sağlıklı bir şey mi? Gelecekten beklentilerimi Kaldırabilmek için kontrol mekanizması üzerinde durmam gerekiyor. Kontrol etmeğe Alışık insan geleceği kontrol etmeğe harcadığı enerji karşısında yorgun ve bezgin düşüyor. Beklentim olduğu için geleceği kontrol etmeğe çalışıyorum. Kontrol etmeğe Çalıştıklarım da hayatıma heyecan, endişe, korku olarak giriyor. Hayatı ve nasıl akması gerektiğini kontrol ettiğim sürece beklentilerimi de kontrol ediyorum.
Peki o zaman ne yapmalı? Her şeyi oluruna bırakmalı ve kayık nereye giderse Hayrıma olduğuna mı inanmalı? Bunun da cevabı çok yanlış yerlere gitti bugüne kadar. Teslim olmak, kabul etmek hep böyle anlaşıldı. Teslim olmak önünüze “öğren” diye olayları sıralayan sistemi “görmezden gelmek,katlanmak” demek değildir. Akıntının yönünde bir problem var ve sizi iyi olmayan, dolayısıyla fark etmeniz gereken bir yere  doğru Sürüklüyorsa orada eylemsiz kalmak teslimiyet değildir. Teslimiyet, huzurun içinde var olan bir duygu. Teslimiyet, huzur kişinin merkezinden taşındığında isyan,küskünlük,kaçış duygularını yaratan sebepleri anlamağa çalışma, farkına varmak adına yaşanan bu duyguları sürdürerek akıntıya karşı kürek çekmemek için eylemsiz kalmaktır. Bu durumda hayatın akışını bozan sebeplere bakmakta fayda vardır. O zaman hayatın akışının kontrol edilmesine gerek kalmayacaktır.
Neyi ve neden istediğini net bir şekilde bilen zaten zihninde olanı yaratacaktır. Zihninde ne olduğunu bilmediği, fark etmediği zaman,fark etmediği biliş kendini bedenleyerek olay ya da daha genel deyişiyle deneyim olarak karşısına çıkacaktır. Genelde kontrol da bu aşamada başlar. Sistem zihindeki bilgiyi yaratarak fark etmeni sağlayacak olayları arka arkaya sıralar. Kontrol edilmesi gereken olmuş olaylar değil, onları oldurtan zihnin bilişlerini fark etmektir.  O zaman son olarak şöyle bir çıkarıma daha gidebiliriz. Zihnimizde ne olduğunu bilmediğimiz ve olanların da olmasını istemediğimiz için, diğerinin, “iyi olanın olması için” beklentilerimiz var. Beklentilerimizin içinde de umutsuzluk, kırgınlık, korkular ve endişeler var. Bir yanımız kendini biliyor. Bunları kapatmak için de insanlara verici olmaya çalı şıyor. Veriyor ki içimizde “ne olmadığını ” kapatıp sorun yokmuş gibi yapabilelim. Hatta onların da dikkatini başka tarafa çekerek içimizde olmayanı görmemelerini sağlayabilelim. Zihnimizin içinde unutulmak, sevilmemek kabul görmemek gibi korkular olduğu sürece yaratacaklarımızın da içinde olmayacak mı?
Korkularımız beklentilerimizi yarattığı gibi beklentilerimiz de korkularımızı besliyor. Kapatmaya çalışarak sadece vakit kaybediyoruz ve yanan ateşi odunla besliyoruz.
Beklentilerinizi rafa kaldırın demiyorum.Beklentinizin oluşmasına sebep olan korkunuzla yüzleşin ve onları rafa kaldırın. İçinizdeki bekleyen,beklenti Yaratan korkuların kodunu değiştirin. O zaman siz ve hayatınız değişmiş olacak. Düşünün ki birine bir şey verirken sadece sevgi ile ya da gerçekten vermek istediğiniz için veriyorsunuz. O zaman zaten onun geri dönmemesinin imkanı yok.  Dönmesi için beklen ti yaratmanıza sebep kalmıyor. O zaman doğanın yasası işliyor. Ne ekersen onu biçersin… 
( Hakan Şenkayanın yazısıdır)

14 Ocak 2012 Cumartesi

Acının Gizlediği Armağan!!!

Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden sağ kurtulan adamı, dalgalar küçük, ıssız bir adaya kadar sürükledi.

Adam ilk günler kendisini kurtarmasını için Allah'a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu, ne giden…

Daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu.
Günler hep aynı şekilde geçiyordu.
Balık avlıyor, pişirip yiyor ve ufku gözlüyor, kendisini kurtarması için Allah'a dua ediyordu.
Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı, geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman, dans ede ede göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu.

Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada, başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah'ım, bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde, başına bu olay geldiği için sitemler etti.

Ertesi sabah erken saatlerde, adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı!

Bitkin adam kendisini kurtaranlara sordu;

"Benim burada olduğumu nasıl anladınız?"

Cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:

"Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı, bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten, ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz, zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor.

Hikayede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi, yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında…

Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek, gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek…


(Her Acı Bir Öğretmendir...)ben bu sözü çok severim bu hikayede onu vurguluyo bence ders verici ve şükrü artırıcı bir hikaye....şükrünüz bol olsun...

10 Ocak 2012 Salı

Klasik ama Anlamlı



Genc bir cift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine tasinmislar. Sabah kahvalti yaparlarken, komsu da camasirlari asiyormus. Kadin kocasina ' Bak, camasirlari yeterince temiz degil, camasir yikamayi bilmiyor, belki de dogru sabunu kullanmiyor.' demis. Kocasi ona bakmis, hicbir sey soylememis, kahvaltisina devam etmis. Kadin, komsusunun camasir astigini gordugu her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmis. 
Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun camasirlarinin tertemiz oldugunu goren kadin cok sasirmis 'Bak' demis kocasina ' Camasir yikamayi ogrendi sonunda, merak ediyorum, kim ogretti acaba ?' 
'Ben bu sabah biraz erken kalkip penceremizi sildim' diye cevap vermis kocasi. 
Hayat boyle degil midir ? 
Baskalarini izlerken gorduklerimiz, baktigimiz pencerenin ne kadar temiz olduguna baglidir. Birini elestirmeden ve hemen yargilamaya davranmadan once zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olani gormeye hazir olup olmadigimizi farketmek guzel bir fikir olabilir ...

Zamane Kahvesindeki İlginç ve Sevimli Detaylar..


Zamane Kahvesinden daha önce bahsetmiştim.. 4 hafta boyunca her cumartesi projemiz için oraya gittik.. Projemiz Red Bullun pazarlama iletişimi ile ilgiliydi.. Zamane Kahvesiyle bi ilgisi yoktu, ancak biz o mekanda kendimizi çok iyi hissettiğimiz için orayı tercih ettik ve mekan ile aramızda duygusal bi bağ oluştu.. Projeyi bitirdik nerdeyse 1 ay geçti ama ben Bağdat Caddesine her gittiğimde oraya muhakkak uğrayıp güzel çaylarından içiyorum.. Aşağıda, Zamane Kahvesinde gördüğüm bazı ilginç detayları sizinle paylaşmak istedim..







18 Kasım 2011 Cuma

AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDINIZ Mİ?






Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz.  Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur.  Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur.
Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır
Bu örnekle benzeştirirsek;  ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
-Okumadığımız kitaplara sahip olmak
-Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak
-Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız, başarılı ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile gösterişli, dekoratif irili ufaklı anlık zaaflarımızla aldıgımız , bu da olsun diye aldıgımız ,
bir sürü esyaya sahip olmak,
-Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar;  kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak...  
Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece ( faydalanamasak bile ) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?
Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek...


Biraz uzunca ama mutlaka okunasi guzel bir yazi :)



 
KADIN DİLİ 

Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum. 
Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. 
Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bir kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse! 
-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık. 
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım. 
Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım. 
-Kaç dil biliyorsun oğlum sen? 
-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor. 
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin. 
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor. 
-Kadınların ayrı bir dili mi var? 
-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınl yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli. 
İyi de niye Bükçe? 
-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını ;Bükçe" koydum. 
-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diy e sordu gülerek. 
-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir. 
-Tamam baba haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ? 
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü. 
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani. 
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır. 
-Biz de bazen Canan'l böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana. 
-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor. 
-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi? 
-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın? 
-Hazırım baba. 
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğ tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır. 
-Hikaye dili yani. 
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın. 
-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin? 
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler. 
-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun. 
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımı söylediğimiz şeydir. 
-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım? 
-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin." 
-Peki ne demem gerekiyordu? 
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz " falan dem "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz. 
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar. 
-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır. 
-Ve asla unutmazlar, değil mi? 
-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar. 
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi. 
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın. 
-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim. 
-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık. 
-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar. 
-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba? 
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar. 
-Bükçe'de "Hiçbir şey yok." demek ";Çok şey var, beniml ilgilen." demek oluyor, o zaman. 
-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi. 
-Bir arkadaşım da "Kadınların 'Peki.' demesi tehlikelidir" demişti. 
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir 'peki', 'olur', 'tamam' her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok. 
-Zor bir dil baba. 
-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama. 
-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurl ar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler. 
-Nasıl yani? 
-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben d istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur. 
-Küçük ama önemli detaylar. 
-Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur. 
-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki. 
-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır. 
-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin. 
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar. 
-En değerli sözcük nedir? 
-Sen bil bakalım.
-"Seni seviyorum." herhalde. 
-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz. 
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana. 
-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle. 
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani. 
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere di kkat et, zaten karın sana paşa gib davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler. 
-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim. 
Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi. 
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kend seçecek. 
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız. 
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum. 
Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.
 
 
 
Kaynak: Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından…"

13 Kasım 2011 Pazar

Yönetim Felsefesi ...

YÖNETİM FELSEFESİ


Aşağıda okuyacağınız yazı, ülkemizdeki tipik hiyerarşiyi anlatıyor.. 

 Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar
verildi.
 Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.
Türk Takımında ise 2 kişi kürek çekiyor, 3 kişi şeflik 3 kişi müdürlük
yapıyor 1 kişi de dümeni kullanıyordu.
 Her iki takımda, performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun
ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti.

 Büyük gün geldi ve iki takımda, kendini hazır hissediyordu. Japonlar
yarışı
 bir kilometre farkla kazandılar...:)

 Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı. Türk Şirket yönetimi yarışın
açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi.
 Yapıla araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu düzenlenen
raporlara göre hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi.
 Çözüm olarak yönetimdeki düzeni güçlendirmek için 1 genel müdür atandı
ve sandaldaki ağırlığı dengelemek için kürekçi sayısı da 1 e indirildi.
Japonlara yeni bir yarış teklif etme kararı alındı.

 9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden
yapılandı. Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik
yapıyordu. Türk Takımında ise yeni yapılanma şekli şöyleydi,

 1 Genel müdür
 3 Bölgesel müdür
 3 Dümen şefi
 1 Dümenci
 1 Kürekçi


 İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar. Tepesi atan Türk
şirketi yönetim kurulu hemen harekete geçti. Yarışın kaybedilmesinden
sorumlu tutulan kürekçi kovuldu, müdürlere ve diğer personele sorunun
çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi.'
 

2 Kasım 2011 Çarşamba

Ağzına sağlık Gülse Birsel...

Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, 
grip "Yatınca geçer"di,
başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi,
uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu
halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam
sağlam öğreniyor"dun!
Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi,
yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı,
susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı',
okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif',
aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler! O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular? Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska,
dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...
Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor.
Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!

HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM

Ay kıyamaam! Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım
daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu
hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu
köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denize
gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım
birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım.
Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir.
Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!
Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,
yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsan
da git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!

NE DERDİM KALDI NE DE TASAM

Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu.
Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa
kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin
sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp,
bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo... Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri
bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
polise atsın diye eline taş verilenler, bir de emo'lar!
Gelecekten çok umutluyum çok!